İnsanın yönetemediği duygular vardır; kimi zaman bir fırtına gibi aniden çıkar, kimi zaman da sessiz bir akıntı gibi ruhun derinliklerinde dolaşır. Özlem, belki de en hırçın olanıdır. İnsan, sevdiğini, geçmişini, bir anıyı özler ve bu özlem bazen öylesine büyür ki hiçbir mantık, hiçbir açıklama onu dizginleyemez. Özlemek, bir boşluğu fark etmektir; varlığın bir kısmının artık yanımızda olmadığını kabullenmektir.
Ağlamak da öyle bir duygudur ki; bazen sebepsizdir, bazen çok belirgindir. Gözyaşları, ruhun kelimelere dökemediği çığlığıdır. İnsan ağlarken, bir yandan geçmişin acılarını, bir yandan geleceğin belirsizliğini taşır. Ağlamak, yönetilemeyen duyguların en masum gösterisidir; çünkü kimseyi incitmeden, sadece kendini boşaltır insan.
Geçmiş, her zaman cazip ve acıtır. İnsan, zamanın içinde kaybolmuş anıları hatırladığında hem gülümser hem de iç çeker. Geçmişin özlemi, insanın kendi zamanında sıkışmışlığının farkına varmasıdır. O anlar geri gelmez; ama ruh, onları yanından hiç ayırmaz.
Gelecek ise bir başka telaştır. Bilinmeyen bir yol, karanlık bir tünel gibi uzanır önümüzde. Kimi zaman merakla bakarız ona, kimi zaman korkarız. Geleceğin yönetilemeyen duyguları, umutla korku arasında gidip gelen bir salıncak gibidir. İnsan, ne kadar plan yaparsa yapsın, ne kadar kendini hazır hissetse de, geleceğin sürprizleri daima beklenmedik gelir.
İşte insan, tüm bu duyguların arasında savrulur. Özlem, ağlamak, geçmişin yankıları ve geleceğin belirsizliği… Hepsi yönetilemeyen duyguların birer yüzüdür. Ama belki de bu duygular, insan olmanın, yaşamanın en gerçekçi yanını gösterir bize. Çünkü ruh, sadece kontrol edilemeyenleriyle tamdır; sadece hissedebildikleriyle var olabilir.
İşte insan, tüm bu duyguların arasında savrulurken kendini keşfeder. Özlemle yanarken, geçmişin gölgeleri arasında kaybolurken, geleceğin bilinmezliğine korku ve merakla bakarken, aslında varlığının derinliklerine dokunur. Bu savruluş, bazen yorgunluk verir, bazen de bir tür özgürlük. Çünkü yönetilemeyen duygular, insanı sınırlarının ötesine taşır; ruhunu daha önce tanımadığı duygu köşelerine götürür.
Ve belki de bu yüzden, insanın kendini yönetemediği duygularla barışması gerekir. Ağlamak, özlemek, geçmişin yankılarına kapılmak, geleceğe dair kaygılar taşımak… Hepsi insan olmanın kaçınılmaz yanlarıdır. Duygular dizginlenemese de, onlarla yaşamayı öğrenmek, bir tür denge yaratır.
Özlem, geçmiş, ağlamak ve geleceğin belirsizliği… Bunlar, insanın hem yükü hem de en büyük öğretmenidir. Yönetemediklerimiz, bize insan olduğumuzu hatırlatır; çünkü sadece hissedebildiklerimizle gerçek, tam anlamıyla yaşarız.
Zamanla insan, yönetemediği duyguların kendi içinde bir ritim, bir düzen kurduğunu fark eder. Özlem, sadece yokluğu hatırlatmaz; aynı zamanda sevdiğini, yaşanmış anıları, dokunulmuş zamanları da hatırlatır. Ağlamak, sadece acıyı dışa vurmaz; ruhun temizlenmesini, hafiflemeyi sağlar. Geçmişin gölgeleri, insanı bazen hapseder gibi görünse de, aslında ona kim olduğunu hatırlatır. Ve gelecek… Gelecek, korkutucu olduğu kadar merak uyandırıcıdır. İnsan, bilinmezle yüzleşmek zorunda kalarak cesaretini keşfeder.
İşte insan, tüm bu karışıklığın içinde büyür. Duygularını kontrol edemese de, onları anlamaya çalışır; kaybolsa da yolunu bulur; korksa da ilerler. Yönetilemeyen duygular, insanı zayıf değil, canlı kılar. Çünkü insan, tam da hissedebildiği kadar insandır; özleyebildiği kadar sevebilir, ağlayabildiği kadar hafifleyebilir, geçmişin ağırlığını taşıyabildiği kadar güçlüdür.
Ve belki de en önemlisi, insanın bu duygularla birlikte var olabilmesidir. Yönetilemeyen, kontrol edilemeyen her his, ruhun derinliklerine dokunan bir fısıltıdır; “Sen yaşıyorsun,” der sessizce. İnsan, tam da o anda, her yönüyle insan olduğunu anlar.
İnsan, yönetemediği duygularla savrulurken bir yandan da onların başıbozukluğunu fark eder. Özlem, ağlamak, geçmişin gölgeleri ve geleceğin belirsizliği… Hepsi zaman zaman kontrolden çıkar, kendi yollarında dolaşır, ruhu şaşırtır. Duygular başıboşsa, insan da onlarla birlikte bir tür düzensizlik içinde var olur. Her şey mantıkla açıklanamaz; kimi zaman gözyaşı, kimi zaman bir gülümseme, kimi zaman bir titreme, insanı kendi içinde savurur.
Ama belki de bu başıboşluk, insan olmanın en gerçek yönüdür. Duygular, ne kadar yönetilemez olursa olsun, insanı yaşatır, hissettirir, düşündürür. Onlar sayesinde geçmişin izlerini taşır, geleceğe dair merakını ve korkusunu hisseder, özlemlerini yaşar ve bazen ağlamanın hafifletici gücünü tanır.
Sonuç olarak, duygular başıboşsa da, insan onlarla tamdır. Onlarla savrulmak, bazen yıkıcı gibi görünse de, aslında varlığın en derin, en dürüst hâlidir. İnsan, duygularının başıboşluğunda bile kendini bulur; çünkü hissetmek, yaşamak demektir ve başıboş duygular olmadan, insan tam anlamıyla insan olamaz.
ESMA SÜLÜ’NÜN KALEMİNDEN
